Yaşamın amacı nedir?
Neden buradayız? Ölümden sonra var olmaya devam edecek miyiz? Madem ki ölümden
sonra başka bir yaşam var ve çeşitli dinlerin dediği gibi bu dünyadan daha
güzel ve arzunalası, o zaman oraya gitmeden önce neden burda yaşamak
zorundayız? Burada gerçekleştirmemiz gereken bir görev mi var? Varsa o nedir?
İnsan, düşünce
tarihinin başlangıcından beri bu sorulara cevap arıyor. Yazılı düşünce
tarihinden çok önce de benzeri sorularla kafasını kurcalamış ve bunlara
kendince cevaplar bulmuş olmalı. Fakat hiçbir cevap insanı tatmin etmeye
yetmedi, yetmiyor. Sordukça başka sorular geliyor insanın aklına ve sonsuzmuş
gibi gözüken sorular döngüsünün içinde buluyor kendini. Belki de önemli olan
cevaplar değil sadece sorular sorabilmek ve cevap bulmaya çalışırken kendini
geliştirmektir; ama ne için geliştirmek?
Bence bu sorulara
bulaşmadan önce ‘varlık’ sorununu çözmemiz gerekir en başta. Varolan olarak bir
insan nedir; buna verilen cevap devamında gelen sorulara verilen cevapları da
etkileyecektir kuşkusuz. Benim için en uygun yol ‘varoluşculuk’. Bunu
Heidegger’i yalayıp yutmuş, Sartre’ı hatmetmiş biri olarak söylemiyorum.
Onlardan aldığım yardım doğrultusuna kendime has bir varoluşculuk yarattım
sanırım. Herkesin anlayış düzeyi ve farkındalığı kendine ne de olsa.
Yukarıda sorduğum
sorulara tatmin edici bir cevap kimse tarafından verilmedi; en azından beni tam
anlamıyla aydınlatan bir cevap yok. Cevapları tek başıma bulma ihitmalim de
oldukça düşük gözüküyor. Bu nedenle, sadece yaşadığım hayata odaklanmak en iyi
ihtimal gibi gözüküyor.
Bataille’a göre
insanın en önemli meselesi nefes almayı sürdürüyor olmak, yarınını güvence
altına almış olarak varlıkta sürünmek değil, “kendi olmak,” yani
“egemenlik”tir. Sürekli bir sonraki adımı planlamak yerine plansızca varlığının
seni ittiği yere gitmek aslında ulaşılabilecek en güzel özgürlük, dolayısıyla
bir tür egemenlik değil midir gerçekten de?
Varlık, eğer buna
maddi anlamda bakarsak, onlarca zincirle dünyevi olana bağlıdır. Bu
zincirlerden kurtulmayı seçmek de bir tercihtir, dünyevi zincirlerin verdiği hazza
kapılmak da. Fakat, ne olursa olsun – Bataille’ın da dediği gibi ‘varlıkta
sürünmek’ bir tercih olmamalı. ‘Benim için nefes almak ve kendi olmak duyusal
hazlarımsız düşünülemez!’ diyebilirsiniz; çünkü benim için de bu hala böyle.
Sadece yaşıyor olmanın verdiği coşkuya kapılarak kendi olma çabasında egemen
olmak beni özgür bir ruh yapar. Bu çabada aklıma gelen şeyler de hep dünyevi,
bu da bir gerçek. Sanırım bu noktada devreye giren şey ise dengeli olmak. Buna
ister Aristoteles’in ölçülülük erdemi deyin, isterseniz Nietzsche’nin Apollon
Dionysos karşıtlığı deyin. Sonuçta yaşadığım sürece yapmak istediğim her şeyin
sınırını çizmek benim elimde. Bu sınırı da kuruğum bir denge ile sabitlemem
lazım.
![]() |
George Bataille |
Sadece nefes almayı
sürdürüyor olmak ve yaşama dahil olduğunu hissetmek için mantıklı şeyler
yapmanız gerekiyorsa yapın, fakat esriklik getirici hazları kendinize yasak
etmeyin. Yine de bunu bir kural gibi değil, içten gelen bir dürtü etkisinde
yapmalı. Dengeyi kurmaya ne kadar odaklanırsak o kadar dengemizi kaybederiz
çünkü.
Sizi siz yapacak
olan, varlığınızı ‘biricik’ yapacak olan şey yalnızca size ait olmalı. O zaman
kendiniz olur, o zaman varoluşunuza dair bir adım ilerlemiş olursunuz. İşte tam
o anda anlarsınız ki önemli olan tek soru ‘Ben kimim?’dir ve önemli olan tek
şey buna nasıl bir cevap vermeyi istediğinizdir.